18 Tem 2010

ALIŞ ARTIK!!!



"Derdini akan suya anlat" derdi ananem... Alır götürürmüş akıntıyla beraber... Zamanımızın İstanbul'unda kolay kolay akan su bulamayacağım, zaten derdimi anlatacak debide bir "akarsu" yok, olsa olsa "çağlayan" alır götürür, götürebilirse tabii... O yüzdendir belki de internet gibi bir çağlayanda kaybolmak isteğim... Nerde kaldığımı hatırlamam lazım önce, bu "girizgah" yazıları bile eski günleri hatırlatması yüzünden nefes almamı zorlaştırıyor...

Evet, yirmi yedi gün sonunda çıktık hastaneden. Yürüyen, etrafa gülücük dağıtan, erkek doktorların peşinden " abi! abi!" diye koşturan çocuk, her şeyi bırakıp içine kapandı... Bizi yatıran doktorun dışında bir ilaç rejimi ile çıktık, beğenmedi tabii... "Eski" doktorumuz çok fazla ilaç sevmezdi, yüksek doz da sevmezdi ama mesela, daha önce işe yaramamış - veya dokunmuş- bir ilacın versiyonlarını kullanmaya kalkardı... İşe yaramayan yeni ilaç rejimimizle birlikte döndük muayenehanesine bir iki başka denemeden sonra ( buraları hızlıca geçtiğime bakmayın, her "deneme" bir yada iki ay demektir ), tekrar başka bir öneriyle çıktı karşımıza... O zaman bizi başından savmaya çalıştığını fark etmemiştik tabii... Ne de olsa o zamanının en "baba" nöroloğuydu, adına nöroloji kliniği bile vardı adamın, tam bir efsaneydi anlayacağınız... 

Neyse bizi bir nöroşirürjist'e ( beyin cerrahı ) gönderdi. O gün zaten arabada başladı Özgür'ün nöbetleri, biz muayenehaneye yetişene kadar üç tane geçirdi. Bekledik, içeri girdik, görüştük, oyalandık olmadı orada nöbet... Doktorlar nöbet hikayesini kesinlikle öğrenmeli hatta en iyisi görmeli, yani siz istediğiniz kadar konuya vakıf olun ve "jeneralize tonik- klonik tip"te (bile) deyin, görmesi en iyisi... Doktor bir başka güne randevu vereceğini EEG ve MR'ı tekrar çekeceğini söyleyip yolladı... Çıktık apartmanın kapısından, yine başladı... Eşim müthiş bir çeviklikle Özgür'ü kaptığı gibi ikinci kattaki muayenehaneye fırladı, ben de arkasından tabii, içeri daldık başka bir hasta vardı artık fakat nöbetin sonunu gösterebildik... Doktor " dört nöbetle sokakta gezilmez! Sizi hemen yatırıyorum..." dedi bir kaç telefondan ettikten sonra yeni bir hastaneye(!) ( bu seferki özel...) yatırdı bizi...

Burada da Video EEG yöntemiyle izlendi Özgür... Bu yöntem beyin dalgalarıyla aynı anda hastayı da seyredebilmek açısından çok daha iyidir... Bir süre "normal!" beyin dalgası gördükten sonra ilaçlarını keselim nöbet görelim dediler... Tam otuz altı saat! ... Evet otuz altı saat boyunca Özgür bir tane "garip!" dalga bile göstermedi... Yatakta güle oynaya yedi, içti, TV seyretti, oynadı... Sonunda geçirdi bir tane ve MR'a geldi sıra fakat Özgür'ün ateşi yükselmeye başladı ve bütün ısrarlarıma, karşı çıkmalarıma  rağmen aldılar MR'a ... Çocuğun ilaçlarının aniden kesilmesi ve ateşinin üzerine, kıpırdamasın diye verdikleri anestezi binince makinenin içinde geçirdi tabii... 

"Orada" olamamak en kötüsü... Çocuğunuzu alıyorlar, bir kutunun ya da bir odanın içine ama sizi almıyorlar... Sebep bazen hijyen oluyor, bazen güvenlik, bazen başka hastalar, sebep her ne olursa olsun her seferinde yüreğinizden bir parçayı neşterle kesmişler gibi hissediyorsunuz... Ben çok defa yaşadım bunu. Hem de biri yoğun bakım odasıydı, diğeri ameliyathane... 

Alışamadım.... Alışılmıyor....


YAĞMUR VE ÖZGÜR

1 yorum:

Adsız dedi ki...

A-lı-şıl-maaaz
Alışılmıyor...

onbeş yıldır haberdarım böylesi bir durumdan, hep insanı şaşkına çeviren, neden ben ya da neden biz diye sorup cevabını alamadan başınıza geliveren bir şeydir böylesi hastalıklar...
en küçük kardeşin başına gelmiştir de şu satırları yazarken bile ağlatır sizi, neyi , nasıl anlatmalı ki dedirtir, tıpkı arkadaşım gibi, zira kafanızda kocaman bir dolanık ip yumağı gibidir yaşadıklarınız ve neresinden başlasam, neyini anlatsam dedirtir...

evin en küçük ferdinin başına geldiğine mi yanarsın, bilmediğin ve öğrenmek zorunda ve de durumunda kalacağın yeni bir satatünün içine düştüğüne mi yanarsın, o nun adına endişelenmeye mi yanarsın... velhasılı yanarsın babam yanarsın...

şu yazıya kadar özellikle, şaşkınlık, aile içi çırpınma, doktorlarla yaşananlar , konularında öyle çok tıpa tıp yaşanmışlıklarımız var ki...

hayat böyle bir şey, adama bir dersler veriyor, bir tecrübeler yaşatıyor ki... aynı anda ne kadar tezatlık varsa yaşıyorsun; isyan, metanet, korku, endişe, rahatlık, pes etme isteği, mücadele etme gayreti... yanıp yanıp küllerinden doğuyorsun bir daha bir daha tıpkı bir simurg gibi...

ama bazen hayat aynı insana bir hastalığın yanında bir tane daha verebiliyor,en az bir önceki kadar meşakkatli...

bu meret dertler insanları daha bi güçlü kılıyor be. daha bi azimli kılıyor. daha bir farkında kılıyor . daha bi....

bu arada doğum günün de kutlu olsun arkadaşım, hayatındaki güzelliklerle mutlu ol...